Bağışıklık Sistemi Desteği

Bağışıklık Sistemi Desteği

KRONİK HASTALIKLARDA ve KOVİD-19 GİBİ VİRÜSLERE KARŞI BAĞIŞIKLIK SİSTEMİNİ (İMMÜN SİSTEM) GÜÇLENDİRMEK

Bağışıklık Sistemi Nedir ?

Bağışıklık sistemi-immün sistem, vücudumuzu hastalık yapıcı mikroplara, zararlı maddelere ve kansere karşı savunmada görevli çeşitli dokular, hücreler ve moleküllerden ibaret müthiş bir organizasyondur.

Vücudumuza giren milyonlarca yabancı değişik düşmanı tanıyıp ayırt edebilme yeteneğine sahiptir.

Bağışıklık sisteminin vücudun kendi kalıtsal yapısına yabancılık özelliği taşıyan antijenlere karşı gösterdiği reaksiyonlara immün cevap denir.

Bağışıklık (immünite): Vücut için yabancı ve zararlı hastalık etkenlerine karşı vücudun dirençli olması halidir.

İmmünoloji, bağışıklık sistemini (immün sistemi) inceleyen bilim dalıdır.

İmmünoloji doktoru, immünoloji bilimini araştıran, bağışıklık sistemini ve hastalıklarını inceleyen, tanı koyup tedavi eden ve izleyen hekimdir.

Mikrop (mikroorganizma): Enfeksiyona yol açan gözle görülemeyecek kadar küçük (ancak mikroskop yardımı ile görülebilen) bakteri, virüs, mantar ve parazitler “mikrop” olarak tanımlanır.

Antijen: Vücudumuza yabancı ve ancak hastalık etkenlerinde bulunan çeşitli toksik yapılardır.

Çevremizde pek çok enfeksiyon etkeni yaşamaktadır. Bakteri, virüs, mantar ve protozoon olarak tanımlanan ancak mikroskopla görülebilen mikroplar ile solucanımsı helmintik parazitlerin, immün sistem tarafından yabancı olarak tanınmasını sağlayan çeşitli yapıları insana zararlı olup hastalık yapıcı ‘antijenleri’ oluşturmaktadır.

Bu antijenler hastalık yapıcı etkenlerin bağışıklık sistemimiz tarafından tanınmasında “anahtar” rol oynarlar.

Bağışıklık sistemi, vücudun bu savunma görevini bakteri, virüs, mantar, parazit, yabancı maddeler ve kansere karşı birbiri ile yakın ilişkili çeşitli koruyucu hücre, doku ve salgısal maddelerle yapar. Bu hücreler ve diğer sıvısal koruyucu maddeler kan damarları, lenf sistemi ve dokularda sürekli dolanarak, vücudumuza giren tehlikeli mikropları ya da onların toksinlerini ve kanser hücrelerini temizlerler.

Bağışıklık sisteminin hastalık yapıcı zararlılara karşı öncelikle vücuda girişlerini önleyici yapılar devreye girer. Ancak, eğer bu aşamada başarılı olamazsa (enfeksiyon yapmışlarsa) onları yok etmek üzere çeşitli savaşçı hücreler (akyuvarlar), bunların salgıladığı moleküller (antikorlar, sitokinler, vb.) farklı hücre ve dokulardan salgılanan diğer sıvısal çok çeşitli koruma faktörleri devreye girer. Ayrıca, bağışıklık sisteminin hücreleri vücudumuz için yabancı olan mikrop ya da zararlı maddeyi ilk gördüğünde bir daha unutmamak üzere hafızasına kaydeder, daha sonraki karşılaşmalarında onu tanıdığı için daha çabuk ve kuvvetli bir karşılık verir.

Bağışıklık sistemi çeşitli yapılardan oluşur

1-Vücuda mikropların girmesini engelleyen anatomik ve fizyolojik koruyucu yapılar (mekanik, kimyasal ve biyolojik engeller): Vücuda girmeye çalışan hastalık etkenleri için ilk engel duvarlarını oluşturur.

  • Sağlam Deri ve Mukozalar, bunların muhtevasındaki çeşitli koruyucu hücre ve moleküller
  • Mide ve barsaklar (hareket, pH ve sindirim enzimleri, mide asidi, safra asidi, mukus)
  • Akciğerler ve solunum yolları (silia dalgalanma hareketi, mukus, balgam, öksürük ve aksırık refleksi, nazal salgı, burun kılları, kulak kiri)
  • Gözyaşı, tükürük ve idrarın yıkayıcı etkisi ve asitliği, dışkılama, vajinanın asidik yapısı
  • Ateşin yükselmesi, vücudun farklı bölgelerindeki faydalı mikrop florası

2-Kimyasal-salgısal koruyucu maddeler

  • Antikorlar
  • Kompleman sistemi
  • Sitokinler
  • Diğer çeşitli kimyasal salgılar ve moleküller (mukus, ter, gözyaşı, balgam, özsular, prostat salgısı içerisinde bulunan mikrop öldürücü koruyucu serum proteinleri, asit ya da bazik unsurlar taşıyan salgılar ve enzimler

3-Asıl savaşçı olan akyuvar hücreleri ve mikropları yok etme mekanizmaları, iltihap oluşumu (hastalık etkenlerini yok etmek, en azından sınırlandırmak ve oluşan doku hasarını tamir etmek için görevli mekanizma)

Bağışıklık sistemine ait organlar (lenfoid organlar) ;

Bağışıklık sistemi hücrelerinin-akyuvarların büyüme, gelişme, aktivasyon, vücuda dağılımı ve mikroplarla savaş alanları lenfoid organlarda olur.

a-Asıl-birincil lenfoid organlar: Kemik iliği, timüs

b-İkincil-sekonder lenfoid organlar: Lenf düğümleri, dalak, bademcikler, adenoidler, mukozalar (sindirim, solunum ve idrar yolları-genital sistemlerin iç yüzeyleri) ve cilde ait lenf dokuları

Bağışıklık yetmezliği iki şekilde ortaya çıkabilir ;

1-Doğuştan (Birincil-Primer) bağışıklık yetmezlikleri, genetik bozukluk sonucu immün sistemin organ veya hücrelerinin sayısal veya fonksiyonel yetersizliğidir.

2-İkincil-sekonder bağışıklık yetmezlikleri, hayatın herhangi bir döneminde hastalıklara veya bu hastalıklar sırasında kullanılan ilaç ya da tedavilere bağlı olarak sonradan gelişir.

Bunlar, bağışıklık sistemini baskılayan ya da yanıltan ilaçlar (kortizon, kanser ilaçları, diğer bazı hastalıklarda kullanılan baskılayıcı ilaçlar), virüs enfeksiyonları (CMV, EBV, HIV, Kızamık, Suçiçeği), kan-lenf kanserleri, ağır kan yapım bozuklukları, çeşitli metabolik iç hastalıkları (şeker hastalığı, KC, böbrek hastalıkları) veya ağır romatizmal hastalıklar, organ yetmezlikleri, alkol bağımlılığı, ışın tedavisi, kanser kemoterapisi.

Bağışıklık Sistemi Nasıl Desteklenir, Güçlendirilir ?

Hastalıklara karşı bağışıklığın güçlü olması, ancak düzenli bir yaşam şeklinden geçmektedir. Yaşlanma, hastalıklar, aşırı stres, uzun süreli ilaç kullanımı, ağır metaller bağışıklık sistemimizi olumsuz yönde etkileyen başlıca faktörlerdir. Covid-19 gibi tüm insanlığı tehdit eden durumlarda bağışıklık sistemimizin güçlü olması hayati önem taşımaktadır. Geleneksel tedavi yöntemleri dokularımızın kan dolaşımını, oksijenasyonunu ve enerji dengesini düzenler, toksin ve ağır metallerin vücuttan uzaklaştırılmasını sağlayarak bağışıklık sistemimize çok önemli destek sağlar. Hasta olmayan kişilerinde, koruyucu hekimliğin en önemli tedavileri olan Geleneksel yöntemleri uzman doktor tavsiyesi ile yine bu alanda ihtisaslaşmış kliniklerde yaptırması, hastalıklardan korunmak açısından göz ardı edilmemelidir. Bağışıklık sistemi güçlü olan kişilerin, hayati risk taşıyan Covid-19 gibi virüslere ve tüm hastalıklara karşı dirençli olmakta ve çoğu zaman hastalık belirtileri bile fark edilmemektedir.

Vücudumuza-bağışıklık sistemimize olumsuz etki oluşturan ( toksinler,ağır metaller, zararlı katkı maddeleri-kimyasallar, stres, beslenme bozukluğu, bakteri ve virüsler ) durumlara karşı, hazır ve güçlü olmak için yapılması gerekenler aşağıda özetlenmiştir ;

  • Sağlıklı beslenmek
  • Düzenli uyku
  • Stresten uzak kalmak / baş edebilmek
  • Düzenli egzersiz
  • Zararlı alışkanlıkları terk etmek
  • Zararlı kimyasallar, ağır metaller ve toksinlerden uzak durmak
  • Vitamin, mineral ve kan değerlerimizin normal düzeylerde olması
  • Bağışıklık sistemini güçlendiren Geleneksel ve Tamamlayıcı tedavi yöntemlerinden yararlanmak.
  • Ozon tedavisi
  • Akupunktur
  • Tıbbi sülük tedavisi ( hirudoterapi )
  • Hacamat
  • Prp ( IV uyulama )
  • Apiterapi ( bal, polen, propolis, arı sütü )
  • Bitkisel tedavi
  • Glutatyon
  • C – vitamini

Kliniğimizde, bağışıklık sistem desteği ve kronik hastalıklarda uyguladığımız geleneksel tedavi yöntemlerinden hangilerinin yapılacağına, kişinin durumuna göre doktorlarımız karar vermektedir. Tedavi protokolü, wega-test ( vücut tarama cihazı ) taraması ve iridoloji muayenesi yada biorezonans teşhisi sonrasında belirlenmektedir.

Ozon Tedavisinin Kovid-19 gibi virüslere ve bağışıklık sistemine etkileri

Oksijen, insan için hayati önem taşır. Ozon, 3 oksijen atomundan ( O3 ) oluşan renksiz bir gazdır. Ozon tedavisi, dokuların kan akımını ve lenf drenajını artırarak dokuların daha iyi oksijenlenmesi ve kanlanmasını sağlayarak metabolizmayı düzenler ve bağışıklık sistemine destek olur.

Antioksidan sistemin potansiyelini arttırır, dolayısyla hücreyi-vücudu yaşlanmaktan korur (anti-aging).

Ozonun ve reaktif oksijen ürünlerinin kanser hücreleri üzerine direkt etkisi bulunmaktadır. Kanserli hücreleri öldürerek tedaviye yardımcı olur.

Virüslere karşı koruyucu ( antiviral ) etkisi yapılan çalışmalarla kanıtlanmıştır. Kovid-19 salgınında, dünyada bu virüs için faydalı olabilecek tedaviler araştırılarak, İtalya Ozon Oksijen Derneği ( SİOOT ), İtalyan Sağlık Enstitüsüne     ( İSS ) ozon tedavisinin kovidli hastalarda kullanımını önermiştir. Dünya Ozon Federasyonu ( WFOT ), yapılmış çalışmalar ve makaleler ışığında İspanya, Portekiz, Çin ve İtalya’da korona taşıyıcısı hastalara ozon tedavisi yapılması konusunda bildiri yayınlayarak çalışma başlatmış, tedavi protokolünü Türkiye’ye de katılım için yollamıştır.

Ozon tedavisi ile Kovid-19 yapısı bozularak, virüsün vücutta verdiği hasarların kontrol altına alınması sağlanmaktadır. Ozon, vücut üzerindeki bağlanma bölgelerine etki ederek virüslerin çoğalmasını engeller. Bu sayede özellikle akciğer veya diğer organlarda meydana gelen hasarın önlenmesini sağlayarak tedavi etkinliğini arttır.

Sistemik ( kan yolu ile yapılan ) etki sağlayan ozon tedavisi, enfeksiyonla mücadele, bağışıklığı güçlendirme, antivirüs-antiviral etkinlik sayesinde hayati önem taşıyan bir uygulamadır.

Ozon Terapinin bağışıklık sistemi üzerindeki etkileri çok yönlüdür,

Mikroplarla ve kanserle savaşan kan hücrelerinin öldürücü etkilerini (antikor ve interferon miktarlarını) arttırır, doğal ve sonradan gelişen bağışıklığı kuvvetlendirir.

Ozon gazı ciddi bir dezenfektandır. Bakteri, virüs, mantar öldürücü etkisi bulunmaktadır.

Kronik iltihabın oluşmasını engeller, çeşitli ağrılar ve yorgunluk giderilmesinde etkilidir. Kronik dejeneratif hastalıklarda da etkinliği fazladır.

Ozonterapinin kullanıldığı hastalıklar şu şekilde sıralanabilir;

  • Virüslerden kaynaklanan hastalıklar, herpessimplex (facialherpes), herpeszoster (shingles), bakteriyel virüs, mantar enfeksiyonları
  • Bağışıklık sistemi sorunları
  • Dolaşım bozuklukları, damar tıkanıkları, varisler
  • Kronik yorgunluk sendromu,
  • Nörolojik hastalıklar,
  • Kadın hastalıkları ve cinsel sorunlar,
  • Diyabet,
  • Mide, bağırsak  hastalıkları,
  • Yaşlı kişilerde önlem ve tedavi
  • Kanser tedavisinde,
  • Cilt mantarları ve enfekte cilt lezyonları, sedef – egzama
  • Enfekte yaralar, açık yatak yaraları (decubitus ülserler), alt bacağın ülserleri (Ulcuscruris),
  • Bağırsak hastalıkları: proktitis ve kolita,
  • Karaciğer enflamasyonu (Hepatit A, B, C), 
  • Enflamasyonlu ve dejeneratif eklem hastalıkları, artritik / romatizmal durumlar – kronik poliartritler,
  • Zayıflama, selülit, anti-aging ( yaşlanmaya karşı koruyucu )

Tıbbi Sülük Tedavisinin Bağışıklık Sistemine Etkileri ve Diğer Faydaları

Günümüzde sülük tedavisi, biyolojik etkileri açısından “benzeri olmayan” bir tedavi yöntemi olarak nitelendirilmektedir.

Tıbbi sülüklerin kan emmesi esnasında dokuya 100’den fazla tedavi edici biyoaktif madde salgıladıkları bilinmektedir. Damar genişleticiler, mikrop öldürücüler, ağrı kesiciler, iltihap ve pıhtı engelleyicileri ve  diğer bir çok etken madde içeren enzimler ile dokulardaki durgun kan akımı ve artmış damar basıncı düzelir, kılcal damar akımının artışı ile dokuların kan dolaşımı, oksijenasyonu ve enerji dengesi düzelir, toksin ve ağır metaller vücuttan uzaklaştırılarak bağışıklık sistemi desteklenmiş olur. Aynı zamanda ağrılar da giderilerek psikolojik rahatlama sağlar.

Sülük tedavisinin etkin bir şekilde kullanıldığı hastalıklar ;

  • Tüm bağışıklık sistemi hastalıkları ve kronik yorgunluk sendromu
  • Damar hastalıkları (Varis ve venöz damar sorunları, damar tıkanıklıkları, vb.)
  • Bazı Göz Hastalıkları (Behçet hastalığı, Üveitler, Glokom, Makulopatiler, Sarı nokta hastalığı, Diyabetik retinopatiler, Hipertansif retinopatiler, Retinitis pigmentosa, Optik sinire ait problemler ve Optik atrofiler gibi gözün damar, sinir, makula ve retina hastalıkları)
  • Romatoid artrit ve diğer romatizmal hastalıklar
  • Artroz ve eklem kireçlenmeleri
  • Migren ve gerilim baş ağrıları
  • Baş dönmesi, kulak çınlamaları ve meniere sendromu
  • Her türlü kas ağrıları, fibromyaljiler, huzursuz bacak sendromu
  • Boyun fıtığı, bel fıtığı,tendinit- tenosivonit- bursit iltihap ve ağrıları
  • Dejeneratif sinir sistemi hastalıkları ve felçler (MS, ALS, PARKİNSON gibi…)
  • Egzama, ürtiker, kronik deri hastalıkları, sedef hastalığı ve akneler
  • Kronik hepatit ve karaciğer hastalıkları
  • Depresyon ve fobiler

Hacamatın ( Kupa Terapi ) bağışıklık sistemine etkileri ve diğer faydaları

Hacamat; güçlü tedavi edici-farmakolojik potansiyel, ağrıyı giderici, fizyoterapotik, kan dolaşımını düzenleyici, kan hücrelerinin üretimini teşvik edici, dokuların kanlanmasını ve dolayısıyla daha iyi beslenmesini sağladığı ve genel kan temizlenmesine neden olduğu bilinmektedir.

İyi tasarlanmış ayrıntılı bilimsel çalışmalar bu tedavinin güvenli ve etkili olduğunu göstermektedir.

  • Bağışıklık sistemini güçlendirerek vücuda direnç kazandırır. Otoimmün hastalıklara yol açan iltihabi maddelerin (ESR, CRP, RF, WBC,…) serum seviyesini azaltarak patolojik bağışıklığı arttırarak hastalıkların oluşumunu engeller. Kronik astımı olanlarda bağışıklık cevaplarını düzenleyerek hastalığın belirtilerini düzeltir.
  • Vücudun kan üretimini artırır (kemik iliğini uyarır)
  • Hacamat yapılan bölgede kan akışı canlanır ve bu bölgelere oksijen daha kolay ve bol taşınır, yüksek tansiyonu düşürür, damar tıkanıklığını önler ve damarları açılmasında faydalı olur.
  • Dokulardaki ve kandaki toksinlerin atılmasını kolaylaştırarak kanı temizler.
  • Sağlığı koruyucu etkileri vardır (ileride oluşması muhtemel rahatsızlıkları önler)
  • Kaslardaki ödemi çözer bel ve boyun fıtıkları için faydalı olup, eklem ağrılarını dindirir, kas ve bağ dokudaki esnekliği artırır.
  • Beyin fonksiyonlarını güçlendirir, gözlere canlılık verir ve görme yeteneğini artırır, unutkanlık, dikkat eksikliği, okuduğunu anlamakta zorlananlar ve başı sık ağrıyanlar için oldukça faydalıdır.

APİTERAPİNİN VİRÜS ve BAĞIŞIKLIK SİSTEMİ ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ

BAL

 Çeşitli enfeksiyonlar, yaralar, öksürük, soğuk algınlığı ve bazı kronik hastalıklarda bal, geleneksel bir ilaç olarak kullanılmıştır. Balın, çörek otu  ile karıştırılıp tüketildiğinde bağışıklık sistemini güçlendirdiği ve virüslere karşı iyileştirici etkiye sahip olduğu bilinmektedir.  Arı ürünlerinin, viral enfeksiyonlara [ Varisella-zoster virüsü (VZV) (su çiçeği), kızamıkçık virüsü, influenza (grip), rubella (kızamıkçık), herpes (uçuk) ve anti-HIV-1 (Aıds)’e karşı olumlu etkileri de yapılan çalışmalarla ortaya konulmuştur. Bununla birlikte son zamanlarda balın kovid-19 hastalığına neden olan SARS CoV-2 virüsüne etkisine yönelik çalışmalar da literatürde bulunmaktadır.

Bal tüketiminde nelere dikkat edilir

Öncelikle balın doğal bal olmasına ( glikoz içermemelidir ) dikkat etmek gerekir. Bal, bir yaşından küçük çocuklar ve bazı istisnalar dışında herkes tarafından tüketilebilir. Yetişkin bireyler için günlük ortalama 40-80 gr, çocuklarda duruma göre en fazla 50 gr bal tüketimi tavsiye edilmektedir. Bal alerjisi nadir görülmektedir. Polen alerjisi olanların bal alerjisi de olabileceği için dikkatli olunmalıdır.

POLEN

Bal arılarının gelişimleri, kovandaki faaliyetleri sürdürebilmeleri ve üremeleri için polen gerekli bir besindir. Bal arıları tarafından kovana getirilen besleyici değeri yüksek bu polenler, eski zamanlardan beri özel yöntemlerle toplanarak insanlar tarafından sağlık amaçlı tüketilmektedir.

Beslenme-sağlık açısından büyük bir öneme sahip olan polen, büyümeyi hızlandıran, yorgunluğu gideren, kansızlığı önleyen ve metabolizmayı düzenleyen etkilere sahiptir. Polenin, kardiyovasküler (kalp ve damar), sindirim sistemi ve bağışıklık üzerinde tedavi edici, olumlu etkileri de bulunmaktadır. Ayrıca polenin antitümör (iyi ve kötü huylu kitlelere karşı) etki gösterdiği, iyi bir serbest radikal toplayıcısı olduğu ve yaşlanmayı geciktirdiği, yapılan çalışmalarla kanıtlanmıştır.

Koronavirüs sürecinde, bağışıklık sisteminin öneminin anlaşılmaya başlandığı şu günlerde arı poleni tüketiminin bağışıklık sistemini güçlendirerek hastalığa yakalanma riskini en aza indirgemesi, hastalıkla mücadelede ise vücut direncinin yükseltilmesine yardımcı olacaktır.

Polen tüketiminde nelere dikkat edilir

Günde 15 g (yaklaşık bir çorba kaşığı) polenin insan vücudu için gerekli minimum amino asit ihtiyacını karşılar. Polenin yaygın yetişkin dozu günde 3-4 kez yaklaşık 450-580 mg’dır. Polenden en iyi şekilde yararlanabilmek için polenin aç karna, yemeklerden yarım saat kadar önce alınması gerektiği uzmanlar tarafından tavsiye edilmiştir. Polen alerjisi olanların yememesi ve alerjisi olmayanlarında öncelikle birkaç gün ufak miktarlarda kullanması, beklenmeyen bir etki görülmezse kullanım miktarı kademeli olarak arttırılmalıdır.

PROPOLİS

Propolis, antiviral ve antibakteriyel etkilidir. Propolisin pozitif bakterilere, mayalara ve bazı virüslere karşı antimikrobiyal özellik gösterdiği, bağışıklık sistemi ve kardiyovasküler sistem üzerinde olumlu etkileri olduğu görülmüştür. Propolisin, adenovirüs (üst solunum yolu rahatsızlıklarına neden olan bir virüs), İnfluenza A ve B virüsleri (grip), Newcastle hastalığı (Yalancı tavuk vebası) virüsü, çocuk felci virüsü, çiçek hastalığı, rotavirüs, koronavirüsü gibi virüslere karşı etkili olduğu pek çok bilimsel çalışma ile kanıtlanmıştır. Propolis akciğerlerin koronavirüs kaynaklı fibrozunu (sertleşmesini)  bloke etmek ve bağışıklık sistemini uyarmak için faydalıdır.

Propolis tüketiminde nelere dikkat edilir

 Bala ve polene alerjisi olan kişilerin propolis tüketmesi önerilmez. Propolis çok etkili ve kompleks bir bileşik olduğundan gebelikte ve emzirme döneminde  kullanılmamalıdır. Uzun süreli ve yüksek dozda kullanımdan da kaçınılmalıdır. Yetişkinlerde damla formundan günde 20 damla suya karıştırılarak tüketilebilir. Propolis alkol bazlı ve su bazlı formları bulunmakla birlikte güvenilir kaynaklı olmasına ve bağışıklık sistemi üzerindeki etkilerine yönelik olan enzimleri içermesine dikkat edilmelidir.

ARI SÜTÜ

İşçi bal arılarının baş kısmında bulunan salgı bezleri tarafından üretilen bir salgı olan Arı sütü, kraliçe arının gelişmesi için de gerekli olan bir besindir. Farklı biyolojik fonksiyonları nedeniyle 40 yıldan fazla bir süredir birçok ülkede insanlarda sağlığa yararlı bir gıda olarak kullanılmaktadır.

Arı sütünün, insan sağlığına olumlu etkileri üzerindeki izlenimler ve yapılan çalışmalar nedeniyle uzun yıllardır ilaç olarak tüketilmektedir. Güçlü bir hücre yenileyici niteliğe sahip olması, antibakteriyel, antiviral, fungusidal, sinir sistemi destekleyici, antidiyabetik, deri, iskelet ve sindirim sistemi koruyucusu, bağışıklık sistemini aktive etmesi nedeniyle “Apiterapi” uygulamalarında önemli bir yeri bulunmaktadır.

 Arı sütü, bağışıklık sisteminin enfeksiyonlarla savaşmasına yardımcı olur. Virüslere ve kanser hücrelerine karşı bağışıklık tepkisinden sorumlu olan T-lenfosit (bağışıklık sistemi hücrelerinin bir tipi) oluşumunu uyardığı ve iltihaplanma süreçlerinde önemli bir rol oynadığı da kanıtlanmıştır.

Arı Sütü tüketiminde nelere dikkat edilir

Arı sütünde, tazelik büyük önem taşımaktadır. Üretim sonrası ışık almayacak bir kaba konmalı ve 0-5 °C’de muhafaza edilmelidir. Bu durumda maksimum 6 ay bozulmadan saklanabilir. Tavsiye edilen tüketim miktarı, çocuklar için 20-100 mg/günde; yetişkinler için 200-500 mg/günde şeklindedir. Arı sütü bir doktora danışıldıktan ve nihai bir alerji testi yapıldıktan sonra alınmalıdır. Arı ürünlerine karşı alerjik bir bünyeye sahip olan kişiler arı sütü kullanımından kaçınmalıdır. Hamile veya emziren kadınlar ve çocukların arı sütü tüketiminde dikkat etmelidir. Henüz herhangi bir koruyucu ilaç ve aşısı bulunmayan Kovid-19 durumuna karşı arı ürünlerinin kullanımı bağışıklığı destekleyici olması nedeni ile önem arz etmektedir. Arı ürünleri kullanımında doza ve alerjik duruma dikkat etmek gerekir.

 

AKUPUNKTURUN BAĞIŞIKLIK SİSTEMİ ve KRONİK HASTALIKLARDA ETKİSİ

  • Akupunktur, pek çok hastalığın tedavisinde kullanılabilen binlerce yıllık geçmişi olan geleneksel bir tedavi yöntemidir.
  • Organ fonksiyonları üzerindeki düzenleyici etkisi (homeostatik etki ) bulunmaktadır.
  • Akupunktur, çeşitli hastalıklar sırasında organ sistemleri ve özellikle de bağışıklık sistemi, sinir sistemi ve endokrin sistem arasındaki uyum ve kontrolü yeniden sağlayarak bu mekanizmaların bozulduğu hastalıklarda tedaviye yardımcı olur. Akut ve kronik hastalıkların tedavisine ek destek sağlar ve iyileşmeyi hızlandırır. Bu düzenleyici etkilerin tümü aynı anda meydana gelir ve birbirlerini güçlendirirler. Akupunkturun toplam terapötik faydası bu etkilerin kombinasyonu ile sağlanır.
  • Bağışıklık sisteminin güçlendirilmesi
  • Bağışıklık sisteminin hem hücresel hem de sıvısal koruma faktörlerinin sayısını ve fonksiyonlarını artırır, mikrop öldürücü özelliklerini kuvvetlendirir, çeşitli haberci moleküllerin salınımını artırarak bağışıklık sistemini düzenler.
  • Antidepresan etki
  • Akupunktur mental rahatsızlıklarda, örneğin depresyonda birçok semptomu serotoninerjik mekanizmalar aracılığı ile ortadan kaldırabilir.
  • Parkinson hastalığı, depresyon, panik atak ve bağımlılık bozuklukları anahtar beyin alanlarında dopamin yetersizliği ile ilişkilidir. Bütün bu hastalıklarda akupunkturun önemli klinik etkinliği gösterilmiştir.
  • Akupunkturun farmakolojik etkileri
  • Akupunktur uygulaması ile salınan çeşitli enzimler, hormonlar ve diğer maddeler etkisiyle ağrının giderilmesine yardımcı olur
  • Sakinleştirici ve mutluluk verici maddelerin salınımını sağlayarak hastaların zihinsel olarak kendilerini daha iyi hissetmelerini sağlar.
  • Alkol ve sigara bağımlılığı tedavilerinde çok iyi bir destek sağladığı gibi zayıflama konusunda da olumlu etkileri herkes tarafından bilinmektedir.

GLUTATYON TEDAVİSİ

Glutatyon Nedir ?

Glutatyon; çok güçlü bir antioksidan molekülü olup, glutamat, sistein ve glisin aminoasitlerinden oluşmaktadır.

Vücudumuzda doğal olarak üretilebilen glutatyon, yediğimiz bazı besinlerden ve damar yolu ile serum şeklinde takviye olarak vücuda alınabilir. Yaş artışı ile beraber ne yazık ki vücudumuzdaki glutatyon üretimi azalır. Maalesef günümüzde gıdalarda bulunması gereken vitamin-minerallerin eksik olması ve içerdikleri zararlı kimyasallar-ilaç kalıntıları nedeniyle de gıdalardan glutatyon alımı da yetersiz olabilmektedir.

Glutatyonun vücutta yapımına yardımcı olan sistein, glisin ve glutamaminin gıdalarla alınabilmesiyle glutatyon üretimi desteklenebilir.

Glutatyon, hastalıklardan korunmak, performans artırmak, hasarlı hücreleri onarmak, bağışıklığı güçlendirmek, ağır metal ve toksinlerden kurtulmak kısacası sağlıklı kalmak için önem arz eden bir proteindir.

Glutatyon Tedavisin Faydaları

  • Glutatyonun hücresel süreçlerde yararları şu şekildedir ;
  • DNA'nın üretilmesi, proteinlerin ve hücrelerin yapı taşları
  • Bağışıklık fonksiyonunun desteklenmesi
  • Serbest radikalleri parçalamak
  • Sperm hücrelerinin oluşturulması
  • Belirli enzimlerin işlevine yardımcı olmak
  • Vücutta biriken toksin ve ağır metallerin atılımı
  • E ve C vitaminlerinin rejenerasyonu
  • Tümör hücrelerinin oluşumunun azaltılması
  • Karaciğer ve safra kesesinin yağlarla baş etmesine yardım
  • Apoptoz olarak bilinen programlı hücre ölümüne yardımcı olmak

Glutatyon nasıl alınır ?

Glutatyon vücutta kendiliğinden üretiliyor olsa da modern hayatın getirdiği zihinsel ve bedensel kirlilik, hazır ve katkılı gıdalar, stres gibi olumsuz faktörler mevcut miktarın vücut için yeterli olmasını engelliyor. Bu nedenle glutatyonun dışarıdan alınarak vücuda takviye edilmesi kolay ve etkilidir. En iyi takviye yöntemi ise glutatyonun serum şeklinde verilmesidir.

Vücudumuzda  glutatyon yedeği ne kadar yüksek olursa, serbest radikallerin etkisiz hale getirilmesi, zararlı maddelerin uzaklaştırılması yeterince yapılabiliyor, detoks etkisi ve bağışıklık sistemi de daha güçlü oluyor. Güçlü bir bağışıklık sistemine sahip olmakla hastalıklardan korunmak isteyenlerin, vücutta glutatyon üretimini teşvik edecek gıdalar almasında fayda vardır. Sebze çeşitlerinden brokoli, bürüksel lahanası, kükürtten zengin sarımsak, soğan, ıspanak, karnabahar, bamya, radika, avokado, havuç, şalgam, domates, kuşkonmaz; meyvelerden muz, greyfurt, mango, portakal, kavun ve şeftali  tercih edilebilir. Baharatlardan ise tarçın, kakule, çörekotu ve zerdeçal glutatyon üretimini arttırmaktadır.

Aslında dengeli ve sağlıklı beslenme glutatyon sentezini artıran en önemli faktörlerdendir. Yanlış beslenme, katkılı hazır gıdalar, stres, hareketsiz yaşam  vücutta glutatyon yapımını düşürerek serbest radikallerin artmasına neden olur.

Ne kadar dikkat edersek edelim, günümüz şartlarında sağlığımızı bozan  negatif etkenlerin fazla olması nedeniyle bağışıklık sistemimizi, dışarıdan alacağımız glutatyon  ( serum şeklinde ) vitamin-mineraller ( eksik değerde olanlar ) güvenilir kaynaklı sebze-meyve-baharatlar, bitkisel destekler ve Geleneksel Tedavi metotları ( hacamat- ozon- tıbbi sülük, apiterapi ürünleri ve prp gibi ) ile desteklemek sağlığımız açısından önem arz etmektedir.

C-VİTAMİNİ SERUM ( IV ) UYGULAMA

 IV terapi, ( intravenöz terapi ) ile kan dolaşımına doğrudan infüzyon sağlanarak, besinler vücut doku ve hücrelere güvenli ve etkin bir şekilde iletilir. Vücut tarafından hemen fark edilerek, vitamin ve minerallerin oral dozlarında görülebilecek ishal, mide yanması gibi potansiyel yan etkiler olmadığı gibi düşük besin seviyelerinin düzeltilmesine de yardımcı olur.

İV terapi, vitamin ve mineral solüsyonlarının damara serum yoluyla enjekte edilmesidir. Vitamin-minerallerin oral yolla alımı, hücrelere % 20 -30 gibi bir yarar sağlarken, IV terapi güçlü bir sevk ve emilim sağlayarak % 100 e yakın bir etki oluşturmaktadır.

Kronik hastalığı olanlar ve sorunlu gastrointestinal sisteme sahip kişilerde daha çok önem arz etmektedir. Bağışıklığı düşük/yetersiz olanlar, besinleri absorbe etmede sorun yaşayanlar, kronik yorgunluk, fibromiyalji, eklem romatizmaları, MS, ülseratif kolit, diyabet gibi kronik rahatsızlıkları olanların,  IV terapiye en çok ihtiyacı olan kişiler olduğunu söyleyebiliriz.

C – vitamini hakkında bir çok çalışma vardır ve doku kültüründe kanser üzerinde etkilidir. Kansere karşı doku kültüründe, C vitamini konsantrasyonlarını kullanmak, sadece İV terapi ile mümkündür. Yüksek doz C- vitamini, belirli kanser vakalarında kullanılmış ve gelişmiş yaşam kalitesi ile tümör ölümü gibi pozitif sonuçlar görülmüştür.

“The Journal of the National Academy of Sciences”da 2008 de yayınlanan bir çalışmada, yüksek intravenöz düzeylerinin tümör volümünü %41-53 oranında azalttığını ortaya koymuştur. Bu da her IV kullanımının 60-75 gram (65000 – 75000 mg) dolaylarında olmasını gerektirir. Aynı zamanda, yüksek dozdaki C vitamini terapisi, kemoterapi süresince oluşan bulantı, ağrı, yorgunluk  ve iştahsızlığı da büyük ölçüde azaltmaktadır. Kanser hücrelerini öldürebilmek için, C vitamini düzeyinin, litrede 1.000 – 5.000 mikromol olması gerekir. “Canadian Medical Association Journal”da yayınlanan bulgulara göre, kandaki C vitamini konsantrasyonunu etkin bir düzeye çıkarabilmenin tek yolunun, vitamini intrevenöz yolla verilmesidir.

10-20 mg/dL civarındaki kan düzeylerinde, C vitamininin anti-viral etkileri görülür. Bu düzeye ancak damar yoluyla ulaşılır. Kan seviyesini, oral yol ancak 1.2-4.0 mg/dL  çıkarırken, IV’de  50-90 mg/dL olmaktadır.  

İV C vitamini, ciddi görme kaybına neden olabilecek optik sinir enflamasyonu olan optik nevrit tedavisinde kullanılmıştır. Japonya’da Kitasato University’de 1996 senesinde yapılan araştırmada, yüksek dozdaki İntravenöz C vitamininin, görmeyi geliştirdiği belirlenmiştir.

İn Vitro’da 88 mg/dL konsantrasyonundaki C vitamini mediumda bulunan histamini %72 oranında yok etmiştir. Muhtemelen bu sebepten dolayı genellikle IV C vitamini alerji ve astım tedavisinde olumlu etkileri bulunmaktadır.

University of Maryland Medical Center’in raporuna göre, yüksek dozlardaki intravenöz C vitamini, Hepatit C tedavisinde kullanılabilir. Aynı zamanda, Centre for Advanced Medicine’da yayınlanan bir makalede, IV - C vitamini yaşamı tehdit eden H1N1 gribini ( domuz gribi ) başarıyla tedavi etmiştir. Bu hastalığa sahip Yeni Zellandalı 57 yaşındaki bir hasta, total solunum yetmezliği geliştirmiş ve hastane en sonunda ailenin de onayıyla IV C vitaminine başvurmuştur. Hastaya 9 gün süresince yüksek doz C vitamini uygulandıktan sonra gelişmiş akciğer fonksiyonu ile terapi sonlanmış ve dışarıdan oksijen desteğine gerek dahi kalmamıştır.