27 Ekim 2014 tarihinde Resmi Gazete’de yayınlanan Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp Uygulamaları Yönetmeliği ile Akupunktur, Tıbbi Sülük Tedavisi, Kupa uygulaması ve Hacamat, Ozon Tedavisi, Apiterapi, Fitoterapi, Hipnoz, Homeopati, Kayropraktik, Larva Tedavisi, Mezoterapi, Proloterapi, Osteopati, Refleksoloji ve Müzikle Terapi resmiyet kazanmış oldu.

Sağlık Bakanlığının 8 farklı ülkede aylarca devam eden çalışmaları ve konuyla ilgili akademisyenlerin katılımıyla 4 yıla yayılan bir çalıştay süreci sonunda yürürlüğe giren yasal düzenleme, bu tedavilerin, hekim olmayanlarca yapılmasının önüne geçerek birçok riski ortadan kaldıracaktır. Yani mevcut merdiven altı uygulamalar yerine bu alanda eğitim almış hekimler tarafından profesyonelce uygulanması sağlanacaktır. Geç kalınmış olsa da, Bakanlığımızı çalışmalarından dolayı ve bu düzenlemeyi hayata geçirerek Türk Tıbbına kazandırdığı için tebrik ve takdir ediyoruz.

Bu noktada akla şöyle bir soru gelebilir: Ülkede zaten pratikte yürümekte olan bir tıp sistemi mevcutken; bunun yanında bir de “Alternatif Tıp” ile ilgili bir düzenlemeye ne gerek vardı?

Öncelikle belirtelim ki; Tıp tektir, alternatifi ya da moderni-ilericisi-yobazı-gericisi olmaz. Amaç insanın sağlığını korumak ya da sıhhat durumu kaybolmuşsa geri kazandırmaktır. Bu hedefe yönelik her türlü uygulama tıbbın kapsamındadır ve tıp profesyonelleri tarafından uygulanmayı gerektirir.

Toplum sağlığı açısından olaya bakıldığında da enfeksiyon hastalıkları, travmatik olaylar, acil servis vakaları, cerrahi işlem gerektiren hastalıklar gibi akut sorunlarda şu anda hastanelerde uygulanmakta olan tıp sisteminin herhangi bir sorunu bulunmamakta; çoğu zaman kritik hayati tehlike arz eden konularda bile üstün başarı sağladığı açıkça görülmektedir.

Ancak konu Hipertansiyon, Kalp Hastalıkları, Şeker Hastalığı, MS, Depresyon, Migren, Astım, Romatizmalar, Allerjik Hastalıklar, Bağışıklık Sistemi Sorunları gibi kronik (süreğen) hastalıklara geldiğinde küratif – kalıcı bir tedaviden bahsedilememekte; ancak hastanın şikâyetlerine yönelik semptomatik tedaviler uygulanmakta dolayısıyla günü kurtarmak şeklinde ömür boyu tedavi uygulanmaktadır. Bunun doğal bir sonucu olarak da oluşan ya da oluşma riski olan yan etkiler nedeniyle sürekli artan sayıda ilaç reçete edilmek zorunda kalınmakta ve olaylar kısır döngüye girmektedir. Bu noktada tedavilerin tıkandığı da açıktır. Bunun en iyi göstergelerinden biri de resmi rakamlardır ki; 75 milyonluk bu ülkede bir yılda sadece resmi reçeteler aracılığıyla 2 milyar kutudan fazla ilaç kullanılmaktadır. Beşikteki bebeği bile bu hesaba dahil etseniz kişi başı 30 kutu ilaç yapar. Bu rakam Avrupa ortalamalarının çok üzerindedir.

İşte bizim iddiamız ve tezimiz odur ki; özellikle kronik hastalıkların tedavisinde Doğal Tıp Yöntemlerinin kullanılması bir gerekliliktir ve bu yöntemlerin ulusal sağlık sistemine entegre edilmesiyle gerek toplumun sağlık ve yaşam standartlarını artırmak; gerekse de makro-ekonomik boyutta sağlık harcamalarını önemli ölçüde azaltmak şeklinde önemli katkıları olacaktır.

Zira Doğal Tıbbın önemli bileşenlerinden biri de Koruyucu Tıptır. Gerek İslam Tıbbında önemli bir yeri olan Hacamatın, gerek Tıbbi Sülük Tedavisinin, gerekse de Ozon Tedavisinin sağlıklı insanların hastalanmasını engellemeye yönelik koruyucu etkileri tüm dünyada bilinmekte ve uygulanmaktadır.

Bu bağlamda Doğal Tıptan anlaşılan şeyin hastaya ilaç yerine bitkisel drog reçete etmekten çok daha fazlası olduğu da aşikârdır. Doğal Tıp, diğer adıyla Holistic (Bütüncül) Tıp insan vücudunu bir bütün olarak görür ve hastanın psikolojisini, uyku düzenini, beslenme alışkanlıklarını, yaşadığı evin yüksek gerilim hatlarına uzaklığını, evde kullandığı temizlik kimyasallarını, mutfakta kullandığı tencere-tavanın türünü, diş macununun içeriğini, dişlerindeki dolgunun hangi maddeden yapıldığını kısacası hastanın hayatını masaya yatırır ve tedaviyi bütüncül bir proje olarak ortaya koyar. Bugünkü anlayışa göre ise Koruyucu Tıp sadece aşılama programlarına indirgenmiş ve köşeye itilmiştir. O yüzdendir ki kronik hastalık başlangıç yaşları bu kadar genç nüfusa kaymıştır.

Konunun özüne dönecek olursak dikkat edilmelidir ki Sağlık Bakanlığı bu yönetmelikle Türkiye’de olmayan bir tıp sistemini dışarıdan “ithal” etmiş değildir. Halihazırda zaten uygulanmakta olan; ancak doktor meslektaşlarımız bu yöntemlere burun kıvırdığı, sırtını döndüğü için tıbbi nosyon ve bilgiden uzak insanların elinde tabiri caizse oyuncak olmuş; çoğu da Tıbb-ı Nebevi yöntemlerinden oluşan uygulamalardır. Yani Bakanlık bu yönetmeliği yayınlayarak; Doğal Tıp Yöntemlerini dünyadaki pek çok ülke örneğinde olduğu gibi olması gereken insanların eline vermiş; böylece uygulanabilir ve sürdürülebilir bir denetim mekanizmasına dâhil etmiştir. Açıkladığımız bu nedenlerle bu yönetmeliklere karşı bir duruşa sahip olmak sergilemek ya olayın mantığını anlamamaktan ya da körü körüne ideolojik bir duruştan kaynaklanmakta; dolayısıyla rasyonel bir açıklaması bulunamamaktadır.

Bir sonraki aşamada umuyoruz ve ümit ediyoruz ki; Sağlık Bakanlığı bu çalışmaları bir adım daha ileriye taşır ve Avrupa’daki pek çok örnekte olduğu gibi Üniversite Rektörlükleri ile konsensüs oluşturarak Doğal Tıbbı, yeni nesil hekimlerimize öğretmek üzere Tıp Fakültelerinde en azından seçmeli ders olarak müfredata ekler. Yine temennimiz odur ki; Avrupa’daki pek çok ülkede olduğu gibi Sosyal Güvenlik Kurumu ile yapılacak bir çalışma sonrasında en azından belirli endikasyonlarda belirli Doğal Tıp Uygulamalarının geri ödeme kapsamına alınması ile halkımızın gelir düzeyi ayrımı olmaksızın bu tedavilere erişiminin artırılması sağlanır.

2014 yılında gerçekleştirilen ve Türk Tıbbı için devrim niteliğinde olan bu gelişmenin halkımıza ve ülkemize hayırlı olmasını diliyorum.

DOĞAL HAYAT SAĞLIK HİZMETLERİ

Dr. Turgay ÇINAR