RADYASYON

  Radyasyon… Modern insanın en büyük düşmanı… Sinsi ve kibirli, yavaş yavaş öldürüyor, anlamıyorsunuz. Cep telefonu, bilgisayar gibi yoğun kullanılan cihazların ve şebekelerin içine gizlenmeyi özellikle seviyor.

  “Herhangi bir teknolojik ürün yaşamınızı kolaylaştırıyorsa, karşılığında büyük olasılıkla sağlığınızdan götürüyordur” diyelim ve elektromanyetik radyasyondan korunmak için pratik önerileri sıralayalım.

  * Kullanmadığınız elektrikli aletleri ya kapalı tutunuz ya da fişten çıkarınız. Cihazlar "stand by" konumunda kaldığı sürece elektromanyetik kirlilik yaratacaktır.

  * Düşük radyasyonlu bilgisayar ekranı kullanmaya özen gösteriniz ya da ekran filtresi kullanınız, mümkünse plazma ekran tercih ediniz.

  * Ekonomi (halojen ve flüoresan) lambaları okuma lambası olarak kullanmamaya özen gösteriniz.

  * Dinlendirici bir uykuya geçmek için en ideal koşulun yatak odasında TV ve bilgisayar bulundurmamak veya bu cihazların tamamen kapalı konumda olmasını sağlamak olduğunu hatırlayın.

  * Elektrikli battaniyeyi yatağa girmeden kapatınız.

  * Elektrikle çalışan radyolu çalar saatleri başınızdan mümkün olduğunca uzakta tutunuz, mümkünse pille çalışanlarını tercih ediniz.

  * Güçlü elektromanyetik alanlar pineal bezden melatonin salgılanmasını etkiler. Saç kurutma makinesinin manyetik alanı yüksektir bu nedenle, sürekli kullanmak yerine aralıklarla kısa süreli kullanınız. Uyku düzeninizin bozulmaması için yatmadan hemen önce kullanmamayı tercih edebilirsiniz.

  * Yatak odasında başucunuzdaki duvarla komşunuzda bir elektronik aletin bitişik durmamasını sağlamaya çalışınız. Tüm VDU'lerin (TV, bilgisayar) arkalarında elektromanyetik (EM) alan daha büyüktür. Komşunuzda bu aletlerin nereye yerleştiğine dikkat etmeye çalışınız.

  * Gerekmedikçe cep telefonları kullanmayınız. Cep telefonunuz kullanmadığınız sürede mümkünse kapalı olsun. Kalp pili kullanıcılarında cep telefonu ve RF kaynakları etkili bulunmuştur. Üzerinizde açıkken bulundurmamaya dikkat ediniz (Kalp üzerinde, göğüste bulundurmayınız).

  * Cep telefonu kullanımının beyin aktivitesinde etkili olduğu gösteren çalışmalar vardır.

  * Çocuklarda sinir sistemi ve başın gelişimine devam ediyor olması dolayısıyla, çocukların ve gençlerin yetişkinlerden daha çok risk altında olduğu bir gerçektir. Bu nedenle 16 yaş altındaki çocukların cep telefonu kullanmamaları, kullanmalarının zorunlu olması durumunda ise günde 10 dakikayı geçmemeleri Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından önerilmektedir.

  * Cep telefonu frekanslarının 10-14 yaşlarındaki çocuklarda bilişsel fonksiyonlara ve beyin aktivitelerine etkili olduğunu göstermiş önemli çalışmalar vardır (Preece ve ark, 2004 ve Haarala ve Krause 2003).

  * Cep telefonu kullanırken tercihen kulaklıkla konuşunuz. Cep telefonunu - açıksa - kendinizden en uzak mesafeye bırakınız. Acil durumlar dışında vücudunuzda açık taşımamaya özen gösteriniz veya kapalı tutunuz, gerektiğinde siz arayınız. SAR<1 W/kg olan cep telefonlarını tercih ediniz (bilgi için http://www.emk.gazi.edu.tr/ceptel.htm).

  * Yatağınızı EM alanlardan olabildiğince uzağa koyunuz.

  * Dizüstü bilgisayarlar (LCD ekran) şarjlı kullanıldığında düşük EM alana sahiptir (uzakta şarj edilmelidir).

  * Evinizdeki ve işyerinizdeki elektromanyetik alanları ölçtürünüz.

  * Mikrodalga fırın çalışırken en az 1 m' den uzakta durunuz. Gerekmedikçe kullanmayınız.

  * Fotokopi makinelerinden (yüksek manyetik alan) en az 50 cm uzakta durunuz.

  * Elektrikli tıraş makinesini mümkünse şarjlı kullanmayı tercih ediniz.

  * TV ekranlarından (ön ve arkasından) en az 2 m uzakta bulununuz.

  * Elektrikli daktiloları kullanmadığınızda fişten çıkartınız.

  * Çamaşır / bulaşık vs. makineleri, su ısıtıcıları, kahve makineleri çalışırken mümkünse sürekli olarak yakınında bulunmayınız.

  * Bazı kimseler EM alanlara diğerlerinden daha hassastır. Bu kimselerde bilgisayar monitörlerine ve diğer elektrikle çalışan aletlere karşı aşırı hassasiyet oluşabilir ve reaksiyonlar açığa çıkabilir. Bu reaksiyonlar; boğazda kuruluk hissi, gözde problemler (ağrı ve görme bozukluğu), baş ağrısı, alerji, yüzde kızarıklık, uykusuzluk, seslere karşı hassasiyet, işitme zorluğu ve yorgunluk şeklinde ortaya çıkabilmektedir.


   Metin: GAZİ ÜNİVERSİTESİ TIP FAKÜLTESİ
   BİYOFİZİK ANABİLİM DALI
   BİYOELEKTROMANYETİK LABORATUVARI

  KEDİNİZ GERÇEKTEN KEDİ Mİ?

  Bu bilim adamları beni gerçekten sinirlendiriyor. Ne ürettiklerini söylüyorlar, biliyor musunuz? İddialarına göre “alerji yapmayan kedi” üretmişler... Kedi üretmek ne demek yahu? Anne kedi ve baba kedi dünyada bütün çiftlerin yaptığını yaparlar ve yavru kedi dünyaya gelir. Kedi üretilmez, o bir canlıdır, bir mal ya da hizmet türü değildir. Nasıl kedi besteleyemez, kedi demleyemez, kedi mayalayamazsanız, aynı şekilde kedi üretemezsiniz. Çünkü yeryüzünün geride bıraktığı asırlar boyunca tek bir kedi bile fabrikasyon etiketi taşımamıştır. Siz ancak kedilerin genleriyle oynarsınız, sapına kadar kedi olan kedileri kedi olmayan ucubelere dönüştürebilirsiniz. Siz yapamazsınız, ancak bozabilirsiniz. Dayanıklı domates ürettik dediniz, ortada ağız tadı bırakan bir tek domates kalmadı. Dayanıklı çilek ürettik dediniz, çileği üstüne şeker serpiştirmeden yiyemez olduk. Koltuk altı kokularını gideren spreyler ürettik dediniz, ozon delindi. Yıpranmayan zemin döşemesi ürettik dediniz, üzerine basan kanserin kapsama alanına girdi. Enerji sorununu kökünden çözecek nükleer teknolojiyi ürettik dediniz, bugün bir coğrafya dolusu insan uzun vadeli ölümcül yara bereler içinde...

  Şimdi de kalkmış alerji yapmayan kedi ürettik diyorsunuz... Kediler huylu hayvanlardır, ne yaptınız yavrucaklara... Kedi kime alerji yapıyorsa, bu alerjisi olanın sorunudur. Kediye ne? O lüzumsuz kişiler, “Hem kediye alerjim var, hem de kedi istiyorum” diyorsa, gidip onların genleriyle oynayın, onların alerjilerini kurcalayın. Masum kedilerden ne istiyorsunuz?

  O kadar sinirlendim ki, size hadise nedir, nakledemedim. Efendim bu lüzumsuzluk da, hamburger, kola, george bush serisi, madonna ve steven spielberg gibi cümle lüzumsuzluk gibi ABD'den çıkıyor. Onlar rüya ülke diyorlar, ben kabus ülke diyorum. O kabus ülkede faaliyet gösteren bir biyoteknoloji (bu birleşik kavram benim için fevkalade sabıkalı bir kavramdır) şirketi, kediye alerjisi olanlar da ceplerinden kedi başına 4000  dolar  verip  kedi  edinebilsinler  diye,   bu  minik  sevimli  hayvanlarda  alerjik  tepkileri

tetikleyen belli bir protein türünü genetik müdahalelerle azaltmışlar. Olmuş size alerji yapmayan kedi... Peki ama o kedi mi? Mesela hapşırmayan insan yapsanız, o insan olur mu? Ya da kulağı çınlamayan, gözü seğirmeyen, dizine o tıbbi çekiçle vurduğunuzda bacağı zınk diye tepeye fırlamayan insan... Yahu böyle insan olur mu? Böyle kedi olur mu? Ne bileyim böyle domates olur mu? Böyle dünya olur mu? Bir de adlarının önündeki bilim adamı kondurmasından utanmadan alerji yapmayan kedileri doğal yöntemlerle ürettik diyorlar? Nasıl yani, bir münasip Mart ayında, bir münasip çatıda filan mı?!!! Bırakın Allah aşkına, yıllar boyunca deney farelerinin haysiyetiyle oynayarak fare neslini maskara ettiniz, şimdi de kedilere mi sıra geldi? Yakında National Geographic'e belgesel çekecek aksiyon kalmayacak tabiatta, bilesiniz?

  Tehlike ne biliyor musunuz, insanoğlu denen haddini bilmez yaratıkların, dünyadaki her şeyin kendilerine ait olduğunu varsayması... Üstelik kesinlikle de doymuyorlar. Hep daha fazlasını istedikleri için, ne onların zihinlerinde, ne tabiatta denge menge kalmadı. Onlar çanta yapmak için timsah neslini, kürk yapmak için leopar neslini, zıkkımın pekini yapmak için deniz ayısı neslini kuruttular. Şimdi aynı hızla insanlığı öldürüyorlar. Onlara hışımla yazıklar olsun diyeceğim, ama bize de yazık oluyor bu arada.

  Kediler kedi olmazsa, insanlar nasıl insan olacaklar ki!



   Metin: Gökhan Özcan / Yenişafak

 
  DİYALEKTİK MANTIK

  Filozofun biri Konfüçyüs’e gelerek sordu:
  - Efendim, ölülerin ruhuna ne faydamız olabilir?

  Ve Konfüçyüs ona cevap verdi:
  - Senin dirilere ne faydan var ki, ölülere olan faydadan söz ediyorsun? Sen önce dirilere faydalı olmayı öğren ben sana ölülere nasıl faydalı olacağını söylerim.

  Filozof devam etti:
  - O halde beni ölüm hakkında bilgilendirir misiniz?
 
  - Sen dedi Konfüçyüs, önce yaşama dair bilgiyi öğren ben sana daha sonra ölüme dair bilgiyi öğretirim.

  Evrenin makro kozmos insanın ise mikro kozmos olduğunu biliyoruz. Yani insan, evren dediğimiz sonsuzluğun küçük bir özetini yansıtan, evren ağacının âdeta çekirdeği olan en bilinçli varlıktır. Evrenin su, hava, ateş ve topraktan meydana gelen elementer yapısını insanda aynen gördüğümüz gibi buna ilaveten insanda soyut ve ruhsal bir kimlik de görmekteyiz. Ve sonuçta nereden bakılırsa bakılsın insan bu hayatın bir öznesidir, nesnesi değil...

  Ancak geçtiğimiz yüzyıllar insanı bu haysiyetli mevkiiden uzaklaştırmış ve bilimsel anlayış yükseldikçe dünyamız insancıllıktan çıkmıştır. Bugün artık 'doğal'la ilgisi kalmadığı ve doğal olgulara karşı duygusal bilinçaltı kimliğini yitirdiği için insan kendisini evrende yalıtılmış hissetmekte ve bunun büyük bir yalnızlığını yaşamaktadır. Doğal olguların simgesel anlamları yavaş yavaş bizlere unutturulmuştur. Artık nehrin ruhu yoktur ve ağaç insanın yaşam özünü taşımamaktadır. Taşlardan, bitkilerden, hayvanlardan insanlara seslenen deyişler gelmemekte ve insan da kendisini duyamayacakları inancıyla onlarla konuşmamaktadır. Kısacası doğa ile ilişki yok olmuş ve bu simgesel ilişkinin sağladığı derin duygusal enerji de bunlarla birlikte kaybolmuştur.

  Sonuçta nereye mi gelinmiştir? Stres çağı, patlayan cinayet ve boşanma oranları, savaşlar, depresyonlar ve her kırk saniyede bir intihar eden insan manzarası...

  Bu gözyaşı istasyonuna geliş macerasını geçmişe bakarak daha ayrıntılı izah edebiliriz: Bilindiği gibi Antik Yunan maddenin en küçük birimi olarak atomu kabul ediyor ancak atomun parçalanabileceği gerçeğini bilmiyordu. Kökeni Greko-Latin Medeniyeti olan Batı Felsefesi de teoriği ve pratiği ile maddeyi temel alan bu düşünce sistemi üzerine yükseldi. Buna ilave olarak insanın kurdunun yine insan olduğu dayatmasıyla tepemizdeki ozonu deldi, denizleri kirletti, havadaki karbondioksit miktarını arttırdı. Yeryüzünü savaşlara bulayarak insanlığı altta kalanın canının çıktığı bir orman ahlakına iterek, onu kendi kaderiyle baş başa bıraktı. Aslında 1920’lerde Einstein ve Max Planck ile başlayan bilimsel süreç atomu parçalamıştı. Maddenin yoğunlaşmış bir enerji olduğu ortaya çıkmış, her şeyin temelinin foton ve kuantlardan ibaret bir elektromanyetik dalga olduğu anlaşılmıştı ve Greko-Latin Medeniyetinin temel felsefesi böylece yıkılmıştı. Ancak daha sonra teknolojik ilerleme göz boyamacılığı ile bu gerçekler gözlerden kaçırılmışken bilhassa 90’lardan sonra bu gerçeklerin sayfaları aralanmaya başlandı. Özellikle teorik fizik, ak-kara delik gerçeği ve uzay araştırmaları ile evrenin enerji formatı reddedilemeyecek şekilde yeniden hatırlandı. Ve birden insanoğlu aslında az gitmiş uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş ve karşılaştığı hakikatlerin 3000-5000 yıl önce Konfüçyüsler, Taolar, Budalar, Brahmalar, Upanishadlar, Kutsal Kitaplar, Eski Mısır, Aztek, İnka, Maya kültürleri ve İslam kültürü içinde de zaten yer alan bilgiler olduğunun hayretle farkına vardı. İşte böylece her şey aslına geri döner prensibince insanoğlu bir dairesel döngü ile tekrar başa döndü... Bu yüzden günümüzde meditasyon, reiki enerjisi, ayurveda, yoga, qi-gong ve benzeri bioenerji konuları insanların en çok merak ettiği konular haline gelmiş oldu. Artık Newton Fiziği yerini Kuantum Fiziğine, Aristo’nun düz mantığı yerini diyalektik mantığa, madde ise yerini enerjiye bıraktı. İşte 21. asrın en büyük öğretisi de budur: Diyalektik Mantığa Geçiş...

  Bizler bugün hangi renk, hangi ırk, hangi dilden olursak olalım insanlık ortak paydası altında evrenin bir egemeni olarak değil, evrenin bütün varlıkları içinde ama onlarla uyum halinde varolan kozmik bir beraberlik içinde olduğumuzu yeniden hatırlamaya başladık. Temennimiz, bu kozmik beraberliğin yaratılış hiyerarşisine uygun bir biçimde şekillenerek insanlığın yeşeren bir umudu haline dönüşmesi ve bu farkındalığı farketmiş olanların da, karanlıklardan bunalan insanlara bir mum yakarak etraflarını aydınlatma çabası içine girmeleridir.



   Metin: Uzm. Dr. Suat ARUSAN

 
   SAĞLIĞINIZI KORUYUN!   İYİ AMA NASIL..?

  Günümüzde ihmal ediliyor olsa da hekimliğin temeli ve başarısının ölçüsü olması gereken alan koruyucu (preventif) tıptır. Hekimler, hastaları tedavi etmek için harcadıkları çabanın çok daha fazlasını hastalanmalarını engellemek konusunda harcamalıdırlar.

  Ne yazık ki, tıbbın gösterdiği teknolojik ve farmakolojik gelişmeye rağmen hem akut hem de kronik hastalıkların sıklığının gün be gün arttığını görüyoruz. Sağlık Bakanlığının verilerine göre Türkiye'de 15 milyon Hipertansiyon, yaklaşık 10 milyon Diyabet, 10 milyon Depresyon hastası var. Yakın çevrenizde kime sorsanız bir hastalığından şikayet ediyor. Bayanların ortalama menopoza girme yaşı her yıl biraz daha genç yaşlara kayıyor. Osteoporoz (kemik erimesi) ilaçları, menopoza girmiş her kadının kullandığı bir şekerlemeye dönüştü. Türkiye'de her yıl 50.000 insan kanserden dolayı ölüyor. Antidepresan ilaçlara başlama yaşı artık ilkokullar hatta anaokulları seviyesinde...

  Peki neden..?

  Çünkü; insan doğasına aykırı evlerde yaşıyor, insan biyolojisi üzerindeki olumsuz etkileri ispatlanmasına rağmen hala klorlu sular içiyor, toprağa dokunmadan bir gecede serada üretilmiş sebzeleri yiyor, yiyeceklerimizle bolca zararlı kimyasallar ve tarım ilaçları alıyor, en ufak bir ağrıda kimyasal ilaçlara sarılıyoruz...

  Lüks arabalarımızdan dolayı yürümeyi unuttuk, hızlı asansörlerimiz varken merdiven çıkmaya ne gerek var..? Çıplak ayakla en son ne zaman toprağa bastığımızı düşündüğümüzde çocukluk yıllarımıza gidiyoruz...


  Stres artık yaşamımızın olmazsa olmazı... Sürekli bir koşuşturmaca halindeyiz. Yarışı hep birinci bitirmek için paralıyoruz kendimizi. İkinciliğe tahammülümüz yok. Karnemizin yıldızlı aferinlerle dolu olması için oyun oynamayı unuttuğumuzu bile fark edemiyoruz...

  Artık şu gerçeğin farkına varmalıyız: "İnsan, psikososyal bir biyolojik varlıktır". Onun sadece biyolojik yönünü ele aldığımızda, sonuç "insan" kavramından uzaklaşmak olacaktır. Bu mantık düzleminde yapılan tedavi de bir makineyi tamir etmekten farksız, rutin bir işleme dönüşecektir.
 
  Burada tıbbın anlamı da genişlemiş oluyor: Doğal yollarla bile olsa, aktar mantığıyla "şu hastalığı tedavi etmek için bu bitkiyi kaynat iç" gibi bir öneriyi kabul edilebilir olarak görmüyorum. 30 metre üzerinden 300.000 voltluk yüksek gerilim hattı geçen bir evde yaşayan çocuğun epilepsi (sara) hastalığının hangi yöntemle olursa olsun o evden uzaklaştırılmadıkça tedavi edilemeyeceği daha baştan belli değil midir?

  Peki ne yapmalı..?

  Herşey ilk adımla başlar... Hepimiz başımızı iki elimizin arasına alıp kötü bir son durağa giden bu otobüsten kendimizi nasıl dışarı atabileceğimizi düşünmeliyiz. Herkesin kendince yapabileceği çok şey var. İlkokula giden çocuğunuza cep telefonu almamak gibi mesela... Mesela pazarda alışveriş yaparken süslü lambalar altında parlayan domatesleri değil bir köşeye oturmuş köylü teyzenin sepette sattığı albenisiz domatesleri almak gibi...  Arabanızı evinizden iki sokak öteye park etmek ya da iş dönüşü evinizden iki durak önce otobüsten inip yürümek ve asansör kullanmamak gibi... Başağrınız olduğunda ağrı kesici ilaç almak yerine nane yağıyla şakaklarınıza masaj yaptırmak gibi... Gripal enfeksiyona yakalandığınızda tedavide bir etkinliği olmadığını bile bile antibiyotik kullanmak yerine her evde bulunan bitkisel çaylardan istifade etmek gibi... Uyku ilacı almaktan kaçınarak şerbetçiotu çayı içip yastığınızın altına küçük bir de mıknatıs koyarak yatmak gibi...

  Herşey ilk adımla başlar...

  İlk adımı atmak isteyenler için bu böyledir...


  Not: "Sağlıklı Kalmanın Pratik Yolları" broşürünü Belgeler başlığı altında bulabilir ve bilgisayarınıza indirebilirsiniz...


   Metin: Dr. Turgay ÇINAR


 

   KORUYUCU HEKİMLİKTE ÖNEMLİ BİR DOĞAL TIP YÖNTEMİ: ENFİYE

5

  Karabiber ya da enfiye olarak bilinen bitkisel tozların buruna çekilerek hapşırma refleksinin uyarılmasıdır. Hapşırma, üst ve alt solunum yollarının en önemli savunma mekanizmalarından biridir. Hapşırırken verilen havanın ve içindeki partiküllerin çıkış hızı yaklaşık 140 km/saattir. Dolayısıyla fizik kanunları gereği hapşırdığımız zaman geri tepme prensibiyle bakınız neler olur:

  Beyin damarları genişler.
  Gözyaşı ve sinüs kanalları açılır.
  Kalp damarları genişler.
  Akciğerlerde normal solunumla atamadığımız rezidüel (ölü) hava dışarı atılır.
  Kalbin diyastol (gevşeme) sonu dinlenme süresi artar. Bir anlamda kalp milisaniyeler düzeyinde durur ve tekrar çalışmaya başlar. Muhtemelen hapşıran birine "çok yaşa" denmesinin nedeni de budur.

  Kanaatimiz odur ki; Türk toplumunda geçmişte Alzheimer hastalığı, erken bunama, senil demans, Parkinson hastalığı gibi nörolojik hastalıkların bugüne göre çok daha az görülmesinin nedeni enfiyenin yaygın biçimde kullanılıyor olmasıdır ve biz düzenli enfiye kullanımının artan kalp-damar hastalıkları açısından da koruyucu bir etkisi olduğunu düşünüyoruz.

  Ve geçtiğimiz haftalarda "Hapşırık Kalbe İyi Geliyor!" başlığıyla basında yer alan haber:

  Selçuk Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Kardiyoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hasan Hüseyin Telli, vücudun doğal refleksi olan hapşırık sırasında ağızdan çıkan havanın hızının çok yüksek olduğunu söyledi. Bu hızın vücutta oluşan yüksek basınçtan kaynaklandığını belirten Telli, "Hapşırırken karın bölgesi ve beyin ağırlıklı olmak üzere vücutta büyük bir basınç ortaya çıkar. Bu basınç nedeniyle kalp damarlarına yoğun kan gider" dedi.
  Bazı riskler taşısa da kalp damarlarına kan gitmesini sağlayan hapşırığın kalp için faydalı olduğunu vurgulayan Telli, “Basınç nedeniyle bayılmalar, hatta hapşırığın tutulması durumunda çok ciddi sorunlar ortaya çıkabilir. Ancak biz kalp uzmanları, sağlıklı kalp için hapşırığı severiz. Tansiyon hastalığı ve bayılma tehlikesi olmayan kişiler, hapşırıkla sağlıklı bir kalbe sahip olabilirler” diye konuştu.


   Metin: Uzm. Dr. Suat ARUSAN


 

    TERMAL KİL VE ÇAMUR TEDAVİSİ

5

  Bir dahaki sefere çocuğunuzu çamurlar içinde oynarken gördüğünüzde onu azarlamadan önce iki defa düşünün: Belki de o an tedavi oluyordur...

  Çamur tedavisi, kan dolaşımını düzenleyici ve toksinlerin atılımını sağlayan bir yöntem olarak doğal tıp uygulayıcılarının vazgeçemediği tedavilerden biridir. Egzama dahil birçok cilt hastalığının tedavisinde kullanılır.

  Çamur, katı bileşenler ve mineralli suyun karışımından oluşur ve "hipertermal" ya da "hipotermalize" olarak sınıflandırılır. Vakaya göre bölgesel sıvama, bölgesel banyo ya da tüm vücut banyosu şeklinde uygulanır.

  Çamur tedavisinin etkileri şunlardır:

  - Nabzı ve vücut ısısını artırır (sıcak uygulama)
  - Damar gelişimini hızlandırır
  - Kıkırdak dokusundaki metabolik değişimi aktive eder
  - Antienflamatuardır (iltihap ve ödem giderici etki)
  - Ağrı kesicidir
  - Kas gevşeticidir
  - Hücre yenileyicidir
  - Kemik hücresi aktivitelerini uyarır
  - Eklem içi sıvısının üretimini hızlandırır
  - Toksin atılımını artırır, böylece oluşan detoksifikasyon etkisi ile birçok hastalığın gelişimine engel olur.

  Bu etkilerinden dolayı çamur tedavisi; kireçlenmeler (artroz, spondiloz), iltihaplı eklem romatizmaları, yumuşak doku enflamasyonları (tendinit, tenosinovit, bursit), yumuşak doku romatizmaları (fibromiyalji, miyofasiyal ağrı sendromu), kas spazmları, dolaşım bozukluğuna bağlı ödemler ve selülitte kullanılır. Hazırlama aşamasında içine eklenen mineraller ve bitki özleri sayesinde egzama, sedef hastalığı, akne (sivilce) ve yağlı cilt tedavilerinde de oldukça etkilidir. Ayrıca güçlü bir tonik etkisine sahip olduğundan dolayı herhangi bir cilt hastalığı olmaksızın da tazeleyici - sıkılaştırıcı - koruyucu olarak kullanılabilir.


      Kaynak: National Institute of Naturopathy   /   Çeviri: Dr. Turgay ÇINAR

 

     Hasta Hakları Yönetmeliği   |   Kullanım Koşulları   |   İletişim